Barış Erhan’a Özgürlük: Haksız Tutukluluk Son Bulsun
Barış Erhan’a Özgürlük: Haksız Tutukluluk Son Bulsun
Kampanya metni
Merhaba, ben Barış Erhan. 27 Temmuz 2024 tarihinden beri Yunanistan'da kaçakçı olduğum iddiasıyla tutuklu yargılanıyorum. 11 Haziran’da ilk kez mahkemeye çıkacağım. Öncelikle ben komünistim, sosyalistim, aleviyim, sanatçıyım ben daha birçok şeyim ama asla kaçakçı değilim. 2006 yılında henüz lisedeyken politik faaliyete başladım. Dev-Lis, LÖB, SGDF, ESP ve HDP çalışmaları yürüttüm. Uzun süre hayatımın merkezine politikadan başka birşey koymadım. Belki başarılı bir devrimci olamadım. Bazı hatalar yaptım. Sonraları politikadan uzaklaştığımda oldu. Fakat faşizm benden hiç uzaklaşmadı. Sürekli polis takibi ve tacizine maruz kaldım. Birçok kez gözaltına alındım, işkence gördüm, yargılandım. Hiç hapishaneye girmedim. Fakat hala devam eden davalarım var. Faşizm özgürlüğümü, ekonomimi ve sosyal hayatımı sürekli tehdit ediyordu. Girdiğim hemen her işten polis baskısı yüzünden ya çıkarıldım ya da mobbinge maruz kaldım. Yolum istihbarat polisleri tarafından kesilip muhbirliğe ve yalan ifade vermeye zorlandım. Teşvik etmek için davalarımdan beraat ve devletin ekonomik, sosyal desteğini teklif ettiler. Ben reddettim. Söylediğin gibi uzun yıllar politika ile ilgilendim. Bedel ödedim, dostlarımı kaybettim. Hayatımın yarısından fazlasına ihanet etmek istemedim. Fakat mücadele edecek azmim de kalmadı. Bütün kaygıları, kavgaları bırakıp Avrupa'ya göçe karar verdim. Hemen her göçmen gibi rotam Yunanistan'a yöneldi. Bir şekilde bir kaçakçıya ulaştım. Para ödedim. Bir sabah beni alıp tekneye götürdü. 67 kişi üst üste avrupaya doğru yola çıktık. Hepimizin kafasında binlerce kaygı, bir yandan deniz tutanların çıkardığı garip seslerle dalfalı denizde ilerliyorduk. Tekneyi 20’li yaşlarda Suriye'li bir genç kullanıyordu. Teknede ben hariç herkes Suriyeli'ydi. Yunanistan'a geldiğimizde kaptan tekneyi karaya oturttu ve sahil güvenliğe teslim olacağımızı söyledi. Sahil güvenlik gelip bizi kendi teknesine oradanda daha büyük bir tekneye taşıdı. Teknenin güvertesinde titreye titreye saatlerce yol geldik. Tekneden ilk beni indirdiler. İner inmez koluma kelepçe takıldı. Teknede polisler neden geldiğimi, nereli olduğumu sormuşlardı. Tek komünist benim diye ayırdıklarını düşündüm. Bir polis merkezine getirildim. Polis merkezinin iç avlusunda kartonlar üzerinde yatan onlarca göçmen vardı. Aralarından kelepçe ile geçirilip avlunun sonundaki hücreye atıldım. Hücre aynı tavuk kümesi gibi kokuyordu. Neredeyse fındık faresi kadar böcekler vardı. İki tane demir yatak vardı ama yatakların üzerinde sünger yoktu. Daha önce kullanıldığı belli birkaç battaniye ve yığınla çöp vardı. Battaniyeti yatağın üzerine serip oturdum. Bir süre sonra teknedeki diğer insanları gördüm. Hücrenin karşısında tuvalet vardı oraya giriyorlardı. Sonunda kaptanı da gördüm. Ben neden ayrı tutuluyorum dedim. Türksün o yüzden ayrı tutuluyorsun dedi. Binbir kaygıyla sabaha eriştim. Sabah polis beni sorguya aldı. Bir kadın polis elinde kağıt parçalarını yüzüme doğru sallayıp Yunanca bağırıyordu. Tercüman polisin kaptan olduğumu itiraf etmemi istediğini söyledi. Birkaç kişi kaptan diye beni göstermiş. Ben kaptan değilim dedim. Komünistim, Türkiye'deki baskıdan kaçtım. İltica için geldim dedim. Süreci ayrıntılarıyla anlattım. Kaçakçının numarasını aldılar. Kaçakçı ile Whatsapptan görüşmelerin olduğunu, ödemeyi bankayla yaptığımı, siyasi davalarımı da söyledim. Bana kaptanı sordular gösterdim. Odadan çıkardıklarında serbest kaldım sanıyordum. Fakat başka polis merkezine götürdüler. Başka kümes kokulu bir yere. Tuvalette sabun ve tuvalet kağıdı yoktu. Polisten istedim yok dedi. Kocaman bir çantayla gelmiştim. İçinde var dedim. Alamazsın dedi. Tuvalete gireceğim dedim. Yine reddetti. Ben insanım hayvan değilim diye bağırdım. Sen Türksün ve burada köpek gibi yaşayacaksın cevabını aldım. 24 gün kaldım orada. Tekrar polis ifadesine ve sonrasında savcıya çıktım. Hepsine suçsuzluğumu ve ispatlayan delilleri anlattım. Sonuç olarak Atina Kordydellos cezaevine gönderildim. Yunanistandaki dostlarım aracılığıyla avukat tuttum. Aynı delilleri avukat dilekçesiyle sundum. Araştırılması gerekenleri talep ettim. Fakat reddedildi. Çok zaman alacağı için araştırma yapılamazmış. Ben bipolar hastasıyım. Avrupa’ya gelirken 6 ay yetecek ilacı yanımda getirdim. Cezaevi girişinde benden ilaçlar alındı ve doktor kontrolünden sonra teslim edileceği söylendi. Bir süre sonra sadece "dideral" adlı ilaçtan 2 kutu bana teslim edildi. Yaygın olarak kalp krizi sonrası kullanılan bir ilaç. Kalp ritmini yavaşlatıp tansiyonu düşürüyor. Ben ankisiyetemi gidermek için ilave olarak kullanıyorum. Fakat tek başına yeterli bir etkisi olmuyor bana. İki ay psikiyatriye muayene olmak için dilekçe yazdım. Fakat hiç geri dönüş olmadı. Bir süre sonra avukatımın baskısı ile doktora çıktım. Bana Türkiyedeki doktorumun hastalığım ve ilaçlarımla ilgili rapor göndermesi için bir mail adresi verdi. Doktorum gönderdi raporumu. Bir süre ilaç kullandım. Fakat ilaçlar her gün değişiyordu. Bir gün yeşil bir gün mavi bir gün sarı ilaç geliyordu. Psikolojim hepten alt üst oldu. Tekrar doktor için dilekçe yazdım ama yine cevap yok. İlaç kullanmayı bıraktım. Avukatım doktoru hapishane müdürüne şikayet etti. Doktor tekrar beni çağırdı. Neden görüşmek istediğimi sordu. Her gün farklı ilaç geldiğini ve bunun beni kötü etkilediğini söyledim. Burası cezaevi hergün aynı ilacı bulamayız dedi. Yanımda gelirken kendi ilaçlarımı getirdiğimi onları vermelerini söyledim. Zaten onları veriyoruz dedi. Dedim benimle dalga mı geçiyorsunuz. Her cümleniz bir öncekiyle çelişiyor. Beni psikiyatri cezaevine gönderdi. Giderken ayağımda terlik vardı. 14 gün üstümdeki kıyafetler ve terlikle orada kaldım. Oraya gittiğim ilk gün doktor neden geldiğimi sordu. Kavga mı ettin dedi. Hayır dedim ilaçlarım sürekli değişiyor buna itiraz ettim beni buraya gönderdiler. 14 gün boyunca bir daha doktor görmedim. Belli aralıklarla gardiyanlar ilaç veriyor ve yutup yutmadığımı kontrol ediyordu. Bu psikoloji ve pislik içinde iltica görüşmesine gittim. 14 günün sonunda tekrar Kordydellos cezaevine gönderildim. Kaldığım koğuşta sadece Türkler var. O yüzden dil problemi yaşamıyorum. Fakat kaldığım blok çok kalabalık ve 25 milletten insan var. Hemen hergün çıkan kavgaların sebebini bazen kavganın tarafları bile bilmiyor. Nasıl oluyorsa uyuşturucu kullanmayan çok az insan var. Haliyle etrafta ne zaman ne yapacağı belirsiz onlarca müptezel var. Bütün gün dışarıda dinleyenlerden bile nefret ettiğim müzikler son ses çalıyor. Bütün akşam yine son ses iğrenç tv dizileri oynuyor. Koğuşta 14 kişilik ranza var. Fakat 26 kişi kalıyor. 12 kişi yerde yatıyor. Yere ise 8 yatak anca sığıyor. Bende aylarca 8 kişilik yatakta 12 kişi ile uyudum. Tütünümü ve kaşığımı hırkamın cebine koyup hırkayla uyuyordum ki çalınmasın. Bunlar olurken tutukluluğum 6 ay daha uzatıldı. Bu sırada mahkemeye gidip gelenler oldu. 320, 500, 25 yıl gibi cezalar ile döndüler. İşlemediğim bir suçtan yıllarca böyle bir ortamda ceza çekme düşüncesi gün geçtikçe beynimde tümör gibi büyüdü. Bir gece herkes uyuduğunda başta pet şişelere ektiğim biber ve naneyi suladım ve sonra 60 adet didareli içip uyudum. Sabah erkenden inanılmaz bir tuvalet isteği ile uyandım. Uyandığımda ölmediğim için iyice öfkelendim. Ayağa kalkmamla başımın dönmesi bir oldu ve sonra gözümü sedyede açtım. Başta cezaevi içindeki hastanede midem yıkandı. Sonra dışarıda bir hastaneye gönderildim. Kardiyoloji bölümünde birkaç gün kaldım. Başımda polisler bekliyordu. Pek bir şeye müdahale etmiyorlardı fakat psikiyatri heyeti her geldiğinde içeri doluşup çeviri olanaklarını engelliyorlardı. Bir türlü psikiyatri ile görüşemedim. Bir yandan koridorda Türkçe konuşmalar duyuyordum. Seslendiğimde Yunanca Tükçe bilmiyoruz diye karşılık alıyordum. Seni geri göndermek için elimizden geleni yapacağız. Dışarı çıkıp ne yapacaksın. Neden geldin. Gibi sözler ile psikolojik işkence ediyorlardı. Bunlar Yunan polisi miydi yoksa başka bir güç müydü bilmiyorum. Polislerden biri bana burada muayene olmak istemediğimi yazan kağıtları imzalamam için baskı yaptı. Avukatımı çağırın dedim. İmzalarsam çıkaracaklarını söyledi. İmzalamadım. Sonunda tansiyonum 9/6 olduğunda polis apar topar beni hastaneden kaçırdı. Doktor beni görmedi dedim. Çıkışı reddettim ama yine de çıkarıldım. Hapishane hastanesi beni geldiğim hastanenin psikiyatrisi görmediği için geri gönderdi. Beni transfer eden polise cezaevi yetkilisi bir numara verdi. Tercüman olduğunu söyledi. Hastaneye gittiğimde saatlerce ring aracında bekletildim. Sonrasında depo benzeri bir yere götürülüp az bildiğim ingilizce ile muayene oldum ve geri psikiyatri cezaevine gönderildim. Öncede söylediğim gibi 11 Haziranda işlemediğim bir suçtan yargılanacağım. Ve işlemediğim suçun cezaları çok ağır. Kendimi savunmam lehime dosya sunmam hep reddedildi. Desteğinize ihtiyacım var. Adalet istiyorum. Özgürlük istiyorum. Dayanışma bekliyorum. Saygılarım ve en içten selamlarımla...
Barış Erhan
Hello, I’m Barış Erhan. Since July 27, 2024, I have been on trial in Greece accused of being a human trafficker—and I remain in custody. On June 11, I will appear in court for the first time. First and foremost, I am a communist, a socialist, an Alevi, an artist…I have many identities, but I am not—and never have been—a trafficker.
I began political activism back in 2006, while still in high school. I worked with Dev-Lis, LÖB, SGDF, ESP, and HDP. For many years, politics was the center of my life; I may not have succeeded as a revolutionary and I made some mistakes, and later I stepped back from politics. But fascism never left me alone. I was constantly under police surveillance and harassment, detained many times, tortured, and tried—though I never actually served jail time. Still, I have ongoing cases against me. Fascism threatened my freedom, my livelihood, and my social life at every turn. In nearly every job I took, I was either forced out or subjected to mobbing because of police pressure.
At one point, intelligence officers intercepted me, tried to turn me into an informant, and coerced me into giving false testimony. They even offered to clear my charges and provide state economic and social support if I complied. I refused. As you said, I devoted many years to politics; I paid a price, I lost friends, and I did not want to betray more than half of my life. But I no longer had the strength to keep fighting. I decided to leave behind all my worries and struggles and seek refuge in Europe.
Like almost every migrant, my route led me to Greece. I managed to contact a smuggler, paid him, and one morning he took me to a boat. Seventy-seven of us—no, actually sixty-seven—crammed into that tiny vessel, each of us filled with anxiety, the sound of seasickness echoing with every wave. A Syrian youth in his twenties navigated the boat; everyone on board except me was Syrian.
When we reached Greece, the captain grounded the boat and told us the coast guard would come for us. They did: first they transferred us to their small vessel, then to a larger ship. We shivered on that deck for hours. They brought me ashore first; the moment I stepped off, they clamped handcuffs on me. On the boat, the police had asked why I was there and where I was from—I thought perhaps they separated me because I was “the only communist.” They led me to a police station, into an inner courtyard where dozens of migrants lay on cardboard. They cuffed me and threw me into a cell at the far end of the yard.
The cell reeked like a chicken coop. Tiny bugs—no bigger than dormice—crawled everywhere. Two iron beds stood there, without any mattresses, only a couple of worn blankets and heaps of trash. I spread a blanket on the bare metal and sat down. After a while I saw the other people from our boat using a toilet across the yard. Finally I spotted the captain. I asked, “Why am I held separately?” They replied, “Because you’re a Turk.” I endured that night full of fears until morning.
The next day the police questioned me. A woman officer flung pieces of paper at my face and shouted in Greek. The interpreter said she wanted me to confess to being the captain. A few people had accused me of that, but I insisted, “I am not the captain. I am a communist who fled Turkey’s oppression. I came here seeking asylum.” I explained the whole journey in detail, showed them the smuggler’s number, our WhatsApp conversations, the bank transfer, and even mentioned my political trials back home. They asked me to identify the captain, which I did. When they took me out of that room, I thought I’d be released—but instead they transferred me to another station, another coop-smelling cell.
There was no soap or toilet paper. I begged the guard; he said there wasn’t any. I’d come with a huge bag and asked to get my own supplies—I was told, “You can’t have it.” Again I asked to use the toilet—again they refused. I screamed, “I’m a human being, not an animal!” and they answered, “You’re a Turk, and here you will live like a dog.” I spent twenty-four days in that cell. Then I was interrogated again and taken before a prosecutor. I told them every detail of my innocence and presented all the evidence.
They sent me to Korydallos Prison in Athens. Through friends in Greece, I hired a lawyer and submitted the same evidence in a motion, demanding a proper investigation. They rejected it, claiming it would take too long.
I am bipolar. I brought six months’ worth of medication with me to Europe. At prison intake, they confiscated all my meds, telling me I’d get them back after a doctor’s review. But after a while I received only two boxes of “Dideral”—a beta-blocker normally prescribed after heart attacks, which slows the heart rate and lowers blood pressure. I was using it off-label to cope with anxiety, but it never sufficed on its own. For two months I wrote petitions demanding a psychiatric evaluation; I got no response. Under my lawyer’s pressure, I finally saw the doctor, who asked me to send a report from my Turkish psychiatrist. My doctor sent it, and for a time I received medication—yet every day the color and dosage changed: one day green pills, the next blue, then yellow. My mental state deteriorated completely. I wrote more petitions to see the doctor, but again no reply—and ultimately I had to stop taking the prison meds.
My lawyer complained to the prison warden. The doctor called me in again and asked why; I explained that the daily changes were harming me. He said, “This is a prison; we can’t guarantee the same medication every day.” I reminded him that I had brought my own prescriptions and asked for those—he said, “We’re already providing them.” I said, “Are you making a joke of me? Every statement you make contradicts the last.” They sent me to the psychiatric wing of the prison. I went in slippers and with only my clothes, and stayed fourteen days with no other doctor visits. Guards handed out pills at intervals and checked that I swallowed them.
After those fourteen days, I went for my asylum interview under those filthy conditions. Then I was sent back to Korydallos Prison. In my ward, there are only Turkish inmates, so I don’t face a language barrier—but the block itself is overcrowded, with people from twenty-five nationalities. Fights break out daily; sometimes even the combatants don’t know why. Almost no one there abstains from drugs, and the unpredictability of those addicts is terrifying. Outside, music blares at full volume—music I despise. All night, they play disgusting TV series at top volume. Fourteen people share a bunk bed designed for two; twenty-six people live there, twelve sleep on the floor, and only eight makeshift mats fit. For months I slept squeezed with eleven others on one eight-person bunk, keeping my tobacco and spoon hidden in my sweater pocket so they wouldn’t be stolen. Meanwhile, my detention was extended by another six months. Fellow inmates returning from court sometimes came back with sentences of 320, 500, or even 25 years.
The thought of serving a long sentence for a crime I didn’t commit grew in my mind like a tumor. One night, when everyone was asleep, I watered the chili and mint seedlings I kept in plastic bottles, then took sixty of the different prison-issued pills and tried to end it all. I woke up at dawn with a desperate need to use the toilet. I was furious to be alive. When I stood up, my head spun and then I woke on a gurney. They washed out my stomach in the prison infirmary, then transferred me to a civilian hospital’s cardiology department. For days I lay under guard; the police hardly intervened, but whenever the psychiatric team arrived, they would storm in and block the interpreters, so I never managed to see a psychiatrist. In the corridors, I heard people speaking Turkish. When I called out, they said in Greek, “We don’t understand Turkish.” They told me, “We’ll do everything to send you back. What will you do when you go home? Why did you come here?” Such words were psychological torture.
I don’t know whether it was the Greek police or some other force. One officer pressured me to sign papers stating I didn’t want a medical exam; I asked for my lawyer. He said, “If you sign, we’ll bring him.” I refused to sign. Finally, when my blood pressure dropped to 90/60, they rushed me out of the hospital. I insisted the doctor hadn’t examined me; they released me anyway. The prison hospital sent me back because the civilian hospital’s psychiatry department hadn’t seen me. The officer who transferred me had a prison-official number. He said he was an interpreter, but at the civilian hospital I waited for hours in a prison transport vehicle, then they took me to a storage-like room where I was examined in broken English and sent back to the prison psychiatric ward.
As I said, on June 11 I will stand trial for a crime I did not commit—and the penalties are severe. Every attempt I’ve made to defend myself or present exculpatory evidence has been rejected. I need your support. I want justice. I want freedom. I am counting on your solidarity.
With respect and my warmest regards,
Barış Erhan
Γεια σας, είμαι ο Barış Erhan. Από τις 27 Ιουλίου 2024 βρίσκομαι σε δίκη στην Ελλάδα, κατηγορούμενος ότι είμαι διακινητής ανθρώπων — και παραμένω υπό κράτηση. Στις 11 Ιουνίου θα εμφανιστώ ενώπιον δικαστηρίου για πρώτη φορά. Πρώτα απ’ όλα, είμαι κομμουνιστής, σοσιαλιστής, Αλεβί, καλλιτέχνης… Έχω πολλές ταυτότητες, αλλά ποτέ δεν ήμουν διακινητής.
Ξεκίνησα την πολιτική μου δράση το 2006, όταν ήμουν ακόμη μαθητής λυκείου. Συνεργάστηκα με τις οργανώσεις Dev-Lis, LÖB, SGDF, ESP και HDP. Για πολλά χρόνια η πολιτική βρισκόταν στο κέντρο της ζωής μου· ίσως να μην πέτυχα ως επαναστάτης και έκανα κάποια λάθη, αργότερα απομακρύνθηκα από την πολιτική. Όμως ο φασισμός δεν με άφησε ποτέ ήσυχο. Βρέθηκα συνεχώς υπό αστυνομική παρακολούθηση και παρενόχληση, συνελήφθην πολλές φορές, υπέστην βασανιστήρια, δικάστηκα — αν και δεν εκτίωσα ποτέ ποινή φυλάκισης. Παρ’ όλα αυτά, εξακολουθώ να έχω σε εκκρεμότητα υποθέσεις εναντίον μου. Ο φασισμός απειλούσε διαρκώς την ελευθερία μου, τα προς το ζην και την κοινωνική μου ζωή. Σε σχεδόν κάθε δουλειά που προσλήφθηκα, είτε με απέλυσαν είτε υπέστην mobbing εξαιτίας της αστυνομικής πίεσης.
Κάποια στιγμή, με σταμάτησαν πράκτορες πληροφοριών, επιχείρησαν να με στρέψουν σε ενημέρωση και να με αναγκάσουν σε ψευδή κατάθεση. Μου πρόσφεραν ακόμα αθώωση των κατηγοριών μου και οικονομική/κοινωνική στήριξη από το κράτος αν συνεργαζόμουν. Αρνήθηκα. Όπως είπατε, αφιέρωσα πολλά χρόνια στην πολιτική· πλήρωσα το τίμημα, έχασα φίλους και δεν ήθελα να προδώσω το μισό της ζωής μου. Όμως δεν είχα πια δύναμη να συνεχίσω τον αγώνα. Αποφάσισα να αφήσω πίσω μου όλες τις αγωνίες και να μεταναστεύσω στην Ευρώπη.
Η διαδρομή μου με οδήγησε στην Ελλάδα. Επικοινώνησα με έναν διακινητή, πλήρωσα, και ένα πρωί με μετέφερε σε μια βάρκα. Είμαστε 67 άνθρωποι σ’ ένα μικρό σκάφος, ο καθένας γεμάτος αγωνίες, με τον καθένα να βγάζει ήχους ναυτίας καθώς τα κύματα μας κουνάνε. Τη βάρκα χειριζόταν ένας νεαρός Σύρος στα είκοσί του· όλοι οι υπόλοιποι στο σκάφος ήταν Σύροι, εκτός από εμένα.
Όταν φτάσαμε στην Ελλάδα, ο καπετάνιος προσάραξε το σκάφος και είπε ότι το Λιμενικό θα μας παραλάβει. Πράγματι, μας μετέφεραν πρώτα σε ένα δικό τους σκάφος και μετά σε ένα μεγαλύτερο πλοίο. Τρέμαμε στο κατάστρωμα ώρες ολόκληρες. Πρώτος με έβγαλαν στην ξηρά· μόλις πάτησα, μου φόρεσαν χειροπέδες. Στο σκάφος οι αστυνομικοί ρώτησαν γιατί ήρθα και από πού είμαι· σκέφτηκα ότι με χώρισαν γιατί ήμουν «ο μόνος κομμουνιστής». Με οδήγησαν σε ένα αστυνομικό τμήμα, στην αυλή του οποίου υπήρχαν δεκάδες μετανάστες ξαπλωμένοι πάνω σε χαρτόνια. Με χειροπέδες με πέταξαν σε ένα κελί στην άκρη της αυλής.
Το κελί μύριζε σαν κοτέτσι. Μικρά έντομα, σαν… τυφλοπόντικες, ήταν παντού. Δύο σιδερένια κρεβάτια χωρίς στρώματα, μόνο μερικές παλιές κουβέρτες και σωροί από σκουπίδια. Άπλωσα μια κουβέρτα και κάθισα. Μετά από λίγο είδα τους άλλους της βάρκας να πηγαίνουν στην τουαλέτα απέναντι. Τελικά είδα και τον καπετάνιο· ρώτησα «Γιατί με κρατούν χώρια;» και μου απάντησαν «Επειδή είσαι Τούρκος». Έμεινα κουλουριασμένος όλη τη νύχτα γεμάτος αγωνίες.
Την επόμενη μέρα με κάλεσαν σε ανάκριση. Μια γυναίκα αστυνόμος μου πέταξε κομμάτια χαρτιού κατάμουτρα φωνάζοντας στα ελληνικά. Ο διερμηνέας μετέφερε ότι ήθελαν να ομολογήσω πως ήμουν ο καπετάνιος. Μερικοί μιλούσαν γι’ αυτό, κι εγώ επέμενα: «Δεν είμαι εγώ ο καπετάνιος. Είμαι κομμουνιστής, έφυγα από την καταπίεση στην Τουρκία. Ήρθα για άσυλο». Εξήγησα όλη τη διαδρομή, έδειξα τον αριθμό του διακινητή, τις συνομιλίες μας στο WhatsApp, την τραπεζική μεταφορά, και ανέφερα τις πολιτικές μου δίκες στην πατρίδα. Μου ζήτησαν να υποδείξω τον καπετάνιο· το έκανα. Όταν με έβγαλαν από το δωμάτιο, πίστεψα πως θα με άφηναν ελεύθερο — αλλά μ’ οδήγησαν σ’ άλλο τμήμα, σε άλλο κελί με την ίδια κοτέτσι-μυρωδιά.
Δεν υπήρχε σαπούνι ή χαρτί υγείας. Ζήτησα από τον φρουρό, μου είπε ότι δεν υπήρχε. Είχα φέρει μια μεγάλη τσάντα και ζήτησα να πάρω τα πράγματά μου· μου απάντησαν «Δεν επιτρέπεται». Ζήτησα ξανά τουαλέτα· πάλι αρνήθηκαν. Φώναξα «Είμαι άνθρωπος, όχι ζώο!» κι εκείνοι μου είπαν «Είσαι Τούρκος και εδώ θ’ αφήσεις τη ζωή σου σαν σκύλος». Έμεινα 24 ημέρες σ’ αυτό το κελί. Με ξανά-ανάκριναν, με πήγαν σε εισαγγελέα, και τους παρουσίασα όλα τα στοιχεία αθωότητάς μου.
Τελικά με μετέφεραν στις φυλακές Κορυδαλλού στην Αθήνα. Μέσω φίλων στην Ελλάδα προσέλαβα δικηγόρο και καταθέσαμε τα ίδια στοιχεία σε αίτηση, ζητώντας έρευνα. Το απέρριψαν, λέγοντας ότι θα πάρει πολύ χρόνο.
Είμαι διπολικός. Έφερα μαζί μου επάρκεια φαρμάκων για έξι μήνες όταν ήρθα στην Ευρώπη. Κατά την είσοδό μου στη φυλακή τα πήραν όλα και είπαν ότι θα μου τα δώσουν μετά από ιατρική εξέταση. Αργότερα όμως μου έδωσαν μόνο δύο κουτιά «Dideral» — ένα φάρμακο που συνταγογραφείται συνήθως μετά από έμφραγμα, για να επιβραδύνει τον καρδιακό ρυθμό και να μειώσει την πίεση. Το χρησιμοποιώ για το άγχος, αλλά δεν ήταν ποτέ αρκετό. Δύο μήνες έγραφα αιτήσεις για ψυχιατρική εξέταση· δεν πήρα καμία απάντηση. Με πίεση του δικηγόρου με κάλεσαν στον γιατρό, ο οποίος ζήτησε ιατρικό πιστοποιητικό από τον ψυχίατρο στην Τουρκία. Ο γιατρός μου το έστειλε, και για λίγο μου παρείχαν φάρμακα — αλλά κάθε μέρα άλλαζαν χρώμα και δοσολογία: πράσινες τη μία, μπλε την άλλη, κίτρινες μετά. Η ψυχολογία μου καταστράφηκε εντελώς. Έγραψα κι άλλες αιτήσεις για ραντεβού με τον γιατρό· όμως πάλι άπνοια απαντήσεων και τελικά αναγκάστηκα να διακόψω τα φάρμακα της φυλακής.
Καταγγέλθηκε στον διευθυντή των φυλακών· με ξανάφωνα στον γιατρό που με ρώτησε γιατί, και του είπα πως οι καθημερινές αλλαγές με βλάπτουν. Απάντησε «Αυτή είναι φυλακή· δεν μπορούμε να εγγυηθούμε τα ίδια φάρμακα καθημερινά». Θυμάμαι ότι του είπα πως είχα φέρει τη δική μου συνταγή και ζήτησα να τα λάβω — απάντησε «Τα παρέχουμε ήδη». Του είπα «Με κοροϊδεύετε; Κάθε δήλωση σας αναιρεί την προηγούμενη». Με έστειλαν στη ψυχιατρική πτέρυγα της φυλακής. Πήγα με παντόφλες και μόνο με τα ρούχα μου, και έμεινα δεκατέσσερις μέρες χωρίς άλλη ιατρική επίσκεψη. Οι φρουροί μοίραζαν χαπάκια ανά διαστήματα και έλεγχαν ότι τα έπαιρνα.
Μετά τις δεκατέσσερις μέρες πήγα σε συνέντευξη για άσυλο σε αυτές τις άθλιες συνθήκες. Στη συνέχεια με γύρισαν πίσω στον Κορυδαλλό. Στο τμήμα μου υπάρχουν μόνο Τούρκοι, οπότε δεν αντιμετώπισα πρόβλημα γλώσσας· όμως το κτίριο ήταν υπερπλήρες, με κρατούμενους από είκοσι πέντε εθνικότητες. Καθημερινά ξεσπούσαν ξυλοδαρμοί· κάποιες φορές ούτε οι ίδιοι οι καβγατζήδες δεν ήξεραν γιατί. Σχεδόν κανείς δεν απέφευγε ναρκωτικά, και η αβεβαιότητα του τι θα κάνει ο καθένας ήταν τρομακτική. Έξω, ηχούσαν μουσικές σε τεράστιο θόρυβο — μουσική που μισώ. Όλη νύχτα έπαιζαν αηδιαστικές τηλεοπτικές σειρές σε μέγιστο ήχο. Δεκατέσσερις άνθρωποι μοιράζονται κρεβάτι για δύο· είμαστε εικοσιέξι κρατούμενοι, δώδεκα κοιμούνται στο πάτωμα, και μόνο οχτώ στρωματάκια χωράνε. Για μήνες κοιμόμουν σφηνωμένος με έντεκα άλλους σε ένα κρεβάτι οχτώ ατόμων, κρύβοντας τον καπνό και το κουτάλι μου στη τσέπη του πουλόβερ για να μην τα κλέψουν. Εν τω μεταξύ, η κράτησή μου παρατάθηκε κατά έξι μήνες. Κάποιοι που γύριζαν από το δικαστήριο επέστρεφαν με ποινές 320, 500 ή ακόμα και 25 ετών.
Η ιδέα ότι μπορεί να εκτίσω μακρά ποινή σε άδικες συνθήκες μεγάλωνε μέσα μου σαν όγκος. Μια νύχτα, όταν όλοι κοιμόντουσαν, πότισα τις πιπεριές και τη μέντα που είχα σε πλαστικά μπουκάλια, και μετά πήρα εξήντα χαπάκια της φυλακής με σκοπό να τερματίσω τη ζωή μου. Ξύπνησα ξημερώματα με απελπιστική ανάγκη για τουαλέτα. Θυμώθηκα που δεν πέθανα. Όταν σηκώθηκα, ζαλίστηκα και άνοιξα τα μάτια μου πάνω σε φορείο. Στο ιατρείο της φυλακής μου έκαναν πλύση στομάχου και μετά με μετέφεραν σε πολιτικό νοσοκομείο. Έμεινα για λίγες μέρες στην καρδιολογική κλινική, υπό επιτήρηση αστυνομικών· αυτοί σχεδόν δεν παρενέβαιναν, αλλά όταν έρχονταν οι ψυχιατρικές ομάδες, έμπαιναν όλοι μαζί και απέκλειαν τους διερμηνείς, με αποτέλεσμα να μη δω ποτέ ψυχίατρο. Στους διαδρόμους άκουγα τουρκικές συνομιλίες. Όταν φώναξα, απάντησαν στα ελληνικά «Δεν καταλαβαίνουμε τουρκικά». Μου έλεγαν «Θα κάνουμε τα πάντα να σε στείλουμε πίσω. Τι θα κάνεις όταν επιστρέψεις; Γιατί ήρθες εδώ;» — ήταν ψυχολογικά βασανιστήρια.
Δεν ξέρω αν ήταν η ελληνική αστυνομία ή κάποια άλλη δύναμη. Ένας αστυνομικός με πίεσε να υπογράψω ότι δεν επιθυμώ εξέταση· ζήτησα το δικηγόρο μου. Μου είπαν «Αν υπογράψεις, θα τον φέρουμε». Αρνήθηκα. Τελικά, όταν η πίεσή μου έπεσε στο 90/60, με έβγαλαν εσπευσμένα από το νοσοκομείο. Επιμείνω ότι ο γιατρός δεν με εξέτασε· με άφησαν να φύγω. Το νοσοκομείο των φυλακών με έστειλε πίσω γιατί η ψυχιατρική του πολιτικού νοσοκομείου δεν με είχε δει. Ο αστυνομικός που με μετέφερε είχε έναν αριθμό κρατουμένων από τις φυλακές. Όταν πήγα στο πολιτικό νοσοκομείο, περίμενα ώρες σε όχημα μεταγωγής, μετά με πήγαν σ’ έναν αποθηκευτικό χώρο, όπου εξετάστηκα με λίγα αγγλικά και με γύρισαν στην ψυχιατρική πτέρυγα των φυλακών.
Όπως είπα, στις 11 Ιουνίου θα δικαστώ για έγκλημα που δεν διέπραξα — και οι ποινές είναι πολύ αυστηρές. Κάθε μου προσπάθεια υπεράσπισης και κάθε τεκμήριο υπέρ της αθωότητάς μου έχει απορριφθεί. Χρειάζομαι τη στήριξή σας. Θέλω δικαιοσύνη. Θέλω ελευθερία. Περιμένω τη συμπαράστασή σας.
Με εκτίμηση και θερμούς χαιρετισμούς,
Barış Erhan
2.546
Kampanya metni
Merhaba, ben Barış Erhan. 27 Temmuz 2024 tarihinden beri Yunanistan'da kaçakçı olduğum iddiasıyla tutuklu yargılanıyorum. 11 Haziran’da ilk kez mahkemeye çıkacağım. Öncelikle ben komünistim, sosyalistim, aleviyim, sanatçıyım ben daha birçok şeyim ama asla kaçakçı değilim. 2006 yılında henüz lisedeyken politik faaliyete başladım. Dev-Lis, LÖB, SGDF, ESP ve HDP çalışmaları yürüttüm. Uzun süre hayatımın merkezine politikadan başka birşey koymadım. Belki başarılı bir devrimci olamadım. Bazı hatalar yaptım. Sonraları politikadan uzaklaştığımda oldu. Fakat faşizm benden hiç uzaklaşmadı. Sürekli polis takibi ve tacizine maruz kaldım. Birçok kez gözaltına alındım, işkence gördüm, yargılandım. Hiç hapishaneye girmedim. Fakat hala devam eden davalarım var. Faşizm özgürlüğümü, ekonomimi ve sosyal hayatımı sürekli tehdit ediyordu. Girdiğim hemen her işten polis baskısı yüzünden ya çıkarıldım ya da mobbinge maruz kaldım. Yolum istihbarat polisleri tarafından kesilip muhbirliğe ve yalan ifade vermeye zorlandım. Teşvik etmek için davalarımdan beraat ve devletin ekonomik, sosyal desteğini teklif ettiler. Ben reddettim. Söylediğin gibi uzun yıllar politika ile ilgilendim. Bedel ödedim, dostlarımı kaybettim. Hayatımın yarısından fazlasına ihanet etmek istemedim. Fakat mücadele edecek azmim de kalmadı. Bütün kaygıları, kavgaları bırakıp Avrupa'ya göçe karar verdim. Hemen her göçmen gibi rotam Yunanistan'a yöneldi. Bir şekilde bir kaçakçıya ulaştım. Para ödedim. Bir sabah beni alıp tekneye götürdü. 67 kişi üst üste avrupaya doğru yola çıktık. Hepimizin kafasında binlerce kaygı, bir yandan deniz tutanların çıkardığı garip seslerle dalfalı denizde ilerliyorduk. Tekneyi 20’li yaşlarda Suriye'li bir genç kullanıyordu. Teknede ben hariç herkes Suriyeli'ydi. Yunanistan'a geldiğimizde kaptan tekneyi karaya oturttu ve sahil güvenliğe teslim olacağımızı söyledi. Sahil güvenlik gelip bizi kendi teknesine oradanda daha büyük bir tekneye taşıdı. Teknenin güvertesinde titreye titreye saatlerce yol geldik. Tekneden ilk beni indirdiler. İner inmez koluma kelepçe takıldı. Teknede polisler neden geldiğimi, nereli olduğumu sormuşlardı. Tek komünist benim diye ayırdıklarını düşündüm. Bir polis merkezine getirildim. Polis merkezinin iç avlusunda kartonlar üzerinde yatan onlarca göçmen vardı. Aralarından kelepçe ile geçirilip avlunun sonundaki hücreye atıldım. Hücre aynı tavuk kümesi gibi kokuyordu. Neredeyse fındık faresi kadar böcekler vardı. İki tane demir yatak vardı ama yatakların üzerinde sünger yoktu. Daha önce kullanıldığı belli birkaç battaniye ve yığınla çöp vardı. Battaniyeti yatağın üzerine serip oturdum. Bir süre sonra teknedeki diğer insanları gördüm. Hücrenin karşısında tuvalet vardı oraya giriyorlardı. Sonunda kaptanı da gördüm. Ben neden ayrı tutuluyorum dedim. Türksün o yüzden ayrı tutuluyorsun dedi. Binbir kaygıyla sabaha eriştim. Sabah polis beni sorguya aldı. Bir kadın polis elinde kağıt parçalarını yüzüme doğru sallayıp Yunanca bağırıyordu. Tercüman polisin kaptan olduğumu itiraf etmemi istediğini söyledi. Birkaç kişi kaptan diye beni göstermiş. Ben kaptan değilim dedim. Komünistim, Türkiye'deki baskıdan kaçtım. İltica için geldim dedim. Süreci ayrıntılarıyla anlattım. Kaçakçının numarasını aldılar. Kaçakçı ile Whatsapptan görüşmelerin olduğunu, ödemeyi bankayla yaptığımı, siyasi davalarımı da söyledim. Bana kaptanı sordular gösterdim. Odadan çıkardıklarında serbest kaldım sanıyordum. Fakat başka polis merkezine götürdüler. Başka kümes kokulu bir yere. Tuvalette sabun ve tuvalet kağıdı yoktu. Polisten istedim yok dedi. Kocaman bir çantayla gelmiştim. İçinde var dedim. Alamazsın dedi. Tuvalete gireceğim dedim. Yine reddetti. Ben insanım hayvan değilim diye bağırdım. Sen Türksün ve burada köpek gibi yaşayacaksın cevabını aldım. 24 gün kaldım orada. Tekrar polis ifadesine ve sonrasında savcıya çıktım. Hepsine suçsuzluğumu ve ispatlayan delilleri anlattım. Sonuç olarak Atina Kordydellos cezaevine gönderildim. Yunanistandaki dostlarım aracılığıyla avukat tuttum. Aynı delilleri avukat dilekçesiyle sundum. Araştırılması gerekenleri talep ettim. Fakat reddedildi. Çok zaman alacağı için araştırma yapılamazmış. Ben bipolar hastasıyım. Avrupa’ya gelirken 6 ay yetecek ilacı yanımda getirdim. Cezaevi girişinde benden ilaçlar alındı ve doktor kontrolünden sonra teslim edileceği söylendi. Bir süre sonra sadece "dideral" adlı ilaçtan 2 kutu bana teslim edildi. Yaygın olarak kalp krizi sonrası kullanılan bir ilaç. Kalp ritmini yavaşlatıp tansiyonu düşürüyor. Ben ankisiyetemi gidermek için ilave olarak kullanıyorum. Fakat tek başına yeterli bir etkisi olmuyor bana. İki ay psikiyatriye muayene olmak için dilekçe yazdım. Fakat hiç geri dönüş olmadı. Bir süre sonra avukatımın baskısı ile doktora çıktım. Bana Türkiyedeki doktorumun hastalığım ve ilaçlarımla ilgili rapor göndermesi için bir mail adresi verdi. Doktorum gönderdi raporumu. Bir süre ilaç kullandım. Fakat ilaçlar her gün değişiyordu. Bir gün yeşil bir gün mavi bir gün sarı ilaç geliyordu. Psikolojim hepten alt üst oldu. Tekrar doktor için dilekçe yazdım ama yine cevap yok. İlaç kullanmayı bıraktım. Avukatım doktoru hapishane müdürüne şikayet etti. Doktor tekrar beni çağırdı. Neden görüşmek istediğimi sordu. Her gün farklı ilaç geldiğini ve bunun beni kötü etkilediğini söyledim. Burası cezaevi hergün aynı ilacı bulamayız dedi. Yanımda gelirken kendi ilaçlarımı getirdiğimi onları vermelerini söyledim. Zaten onları veriyoruz dedi. Dedim benimle dalga mı geçiyorsunuz. Her cümleniz bir öncekiyle çelişiyor. Beni psikiyatri cezaevine gönderdi. Giderken ayağımda terlik vardı. 14 gün üstümdeki kıyafetler ve terlikle orada kaldım. Oraya gittiğim ilk gün doktor neden geldiğimi sordu. Kavga mı ettin dedi. Hayır dedim ilaçlarım sürekli değişiyor buna itiraz ettim beni buraya gönderdiler. 14 gün boyunca bir daha doktor görmedim. Belli aralıklarla gardiyanlar ilaç veriyor ve yutup yutmadığımı kontrol ediyordu. Bu psikoloji ve pislik içinde iltica görüşmesine gittim. 14 günün sonunda tekrar Kordydellos cezaevine gönderildim. Kaldığım koğuşta sadece Türkler var. O yüzden dil problemi yaşamıyorum. Fakat kaldığım blok çok kalabalık ve 25 milletten insan var. Hemen hergün çıkan kavgaların sebebini bazen kavganın tarafları bile bilmiyor. Nasıl oluyorsa uyuşturucu kullanmayan çok az insan var. Haliyle etrafta ne zaman ne yapacağı belirsiz onlarca müptezel var. Bütün gün dışarıda dinleyenlerden bile nefret ettiğim müzikler son ses çalıyor. Bütün akşam yine son ses iğrenç tv dizileri oynuyor. Koğuşta 14 kişilik ranza var. Fakat 26 kişi kalıyor. 12 kişi yerde yatıyor. Yere ise 8 yatak anca sığıyor. Bende aylarca 8 kişilik yatakta 12 kişi ile uyudum. Tütünümü ve kaşığımı hırkamın cebine koyup hırkayla uyuyordum ki çalınmasın. Bunlar olurken tutukluluğum 6 ay daha uzatıldı. Bu sırada mahkemeye gidip gelenler oldu. 320, 500, 25 yıl gibi cezalar ile döndüler. İşlemediğim bir suçtan yıllarca böyle bir ortamda ceza çekme düşüncesi gün geçtikçe beynimde tümör gibi büyüdü. Bir gece herkes uyuduğunda başta pet şişelere ektiğim biber ve naneyi suladım ve sonra 60 adet didareli içip uyudum. Sabah erkenden inanılmaz bir tuvalet isteği ile uyandım. Uyandığımda ölmediğim için iyice öfkelendim. Ayağa kalkmamla başımın dönmesi bir oldu ve sonra gözümü sedyede açtım. Başta cezaevi içindeki hastanede midem yıkandı. Sonra dışarıda bir hastaneye gönderildim. Kardiyoloji bölümünde birkaç gün kaldım. Başımda polisler bekliyordu. Pek bir şeye müdahale etmiyorlardı fakat psikiyatri heyeti her geldiğinde içeri doluşup çeviri olanaklarını engelliyorlardı. Bir türlü psikiyatri ile görüşemedim. Bir yandan koridorda Türkçe konuşmalar duyuyordum. Seslendiğimde Yunanca Tükçe bilmiyoruz diye karşılık alıyordum. Seni geri göndermek için elimizden geleni yapacağız. Dışarı çıkıp ne yapacaksın. Neden geldin. Gibi sözler ile psikolojik işkence ediyorlardı. Bunlar Yunan polisi miydi yoksa başka bir güç müydü bilmiyorum. Polislerden biri bana burada muayene olmak istemediğimi yazan kağıtları imzalamam için baskı yaptı. Avukatımı çağırın dedim. İmzalarsam çıkaracaklarını söyledi. İmzalamadım. Sonunda tansiyonum 9/6 olduğunda polis apar topar beni hastaneden kaçırdı. Doktor beni görmedi dedim. Çıkışı reddettim ama yine de çıkarıldım. Hapishane hastanesi beni geldiğim hastanenin psikiyatrisi görmediği için geri gönderdi. Beni transfer eden polise cezaevi yetkilisi bir numara verdi. Tercüman olduğunu söyledi. Hastaneye gittiğimde saatlerce ring aracında bekletildim. Sonrasında depo benzeri bir yere götürülüp az bildiğim ingilizce ile muayene oldum ve geri psikiyatri cezaevine gönderildim. Öncede söylediğim gibi 11 Haziranda işlemediğim bir suçtan yargılanacağım. Ve işlemediğim suçun cezaları çok ağır. Kendimi savunmam lehime dosya sunmam hep reddedildi. Desteğinize ihtiyacım var. Adalet istiyorum. Özgürlük istiyorum. Dayanışma bekliyorum. Saygılarım ve en içten selamlarımla...
Barış Erhan
Hello, I’m Barış Erhan. Since July 27, 2024, I have been on trial in Greece accused of being a human trafficker—and I remain in custody. On June 11, I will appear in court for the first time. First and foremost, I am a communist, a socialist, an Alevi, an artist…I have many identities, but I am not—and never have been—a trafficker.
I began political activism back in 2006, while still in high school. I worked with Dev-Lis, LÖB, SGDF, ESP, and HDP. For many years, politics was the center of my life; I may not have succeeded as a revolutionary and I made some mistakes, and later I stepped back from politics. But fascism never left me alone. I was constantly under police surveillance and harassment, detained many times, tortured, and tried—though I never actually served jail time. Still, I have ongoing cases against me. Fascism threatened my freedom, my livelihood, and my social life at every turn. In nearly every job I took, I was either forced out or subjected to mobbing because of police pressure.
At one point, intelligence officers intercepted me, tried to turn me into an informant, and coerced me into giving false testimony. They even offered to clear my charges and provide state economic and social support if I complied. I refused. As you said, I devoted many years to politics; I paid a price, I lost friends, and I did not want to betray more than half of my life. But I no longer had the strength to keep fighting. I decided to leave behind all my worries and struggles and seek refuge in Europe.
Like almost every migrant, my route led me to Greece. I managed to contact a smuggler, paid him, and one morning he took me to a boat. Seventy-seven of us—no, actually sixty-seven—crammed into that tiny vessel, each of us filled with anxiety, the sound of seasickness echoing with every wave. A Syrian youth in his twenties navigated the boat; everyone on board except me was Syrian.
When we reached Greece, the captain grounded the boat and told us the coast guard would come for us. They did: first they transferred us to their small vessel, then to a larger ship. We shivered on that deck for hours. They brought me ashore first; the moment I stepped off, they clamped handcuffs on me. On the boat, the police had asked why I was there and where I was from—I thought perhaps they separated me because I was “the only communist.” They led me to a police station, into an inner courtyard where dozens of migrants lay on cardboard. They cuffed me and threw me into a cell at the far end of the yard.
The cell reeked like a chicken coop. Tiny bugs—no bigger than dormice—crawled everywhere. Two iron beds stood there, without any mattresses, only a couple of worn blankets and heaps of trash. I spread a blanket on the bare metal and sat down. After a while I saw the other people from our boat using a toilet across the yard. Finally I spotted the captain. I asked, “Why am I held separately?” They replied, “Because you’re a Turk.” I endured that night full of fears until morning.
The next day the police questioned me. A woman officer flung pieces of paper at my face and shouted in Greek. The interpreter said she wanted me to confess to being the captain. A few people had accused me of that, but I insisted, “I am not the captain. I am a communist who fled Turkey’s oppression. I came here seeking asylum.” I explained the whole journey in detail, showed them the smuggler’s number, our WhatsApp conversations, the bank transfer, and even mentioned my political trials back home. They asked me to identify the captain, which I did. When they took me out of that room, I thought I’d be released—but instead they transferred me to another station, another coop-smelling cell.
There was no soap or toilet paper. I begged the guard; he said there wasn’t any. I’d come with a huge bag and asked to get my own supplies—I was told, “You can’t have it.” Again I asked to use the toilet—again they refused. I screamed, “I’m a human being, not an animal!” and they answered, “You’re a Turk, and here you will live like a dog.” I spent twenty-four days in that cell. Then I was interrogated again and taken before a prosecutor. I told them every detail of my innocence and presented all the evidence.
They sent me to Korydallos Prison in Athens. Through friends in Greece, I hired a lawyer and submitted the same evidence in a motion, demanding a proper investigation. They rejected it, claiming it would take too long.
I am bipolar. I brought six months’ worth of medication with me to Europe. At prison intake, they confiscated all my meds, telling me I’d get them back after a doctor’s review. But after a while I received only two boxes of “Dideral”—a beta-blocker normally prescribed after heart attacks, which slows the heart rate and lowers blood pressure. I was using it off-label to cope with anxiety, but it never sufficed on its own. For two months I wrote petitions demanding a psychiatric evaluation; I got no response. Under my lawyer’s pressure, I finally saw the doctor, who asked me to send a report from my Turkish psychiatrist. My doctor sent it, and for a time I received medication—yet every day the color and dosage changed: one day green pills, the next blue, then yellow. My mental state deteriorated completely. I wrote more petitions to see the doctor, but again no reply—and ultimately I had to stop taking the prison meds.
My lawyer complained to the prison warden. The doctor called me in again and asked why; I explained that the daily changes were harming me. He said, “This is a prison; we can’t guarantee the same medication every day.” I reminded him that I had brought my own prescriptions and asked for those—he said, “We’re already providing them.” I said, “Are you making a joke of me? Every statement you make contradicts the last.” They sent me to the psychiatric wing of the prison. I went in slippers and with only my clothes, and stayed fourteen days with no other doctor visits. Guards handed out pills at intervals and checked that I swallowed them.
After those fourteen days, I went for my asylum interview under those filthy conditions. Then I was sent back to Korydallos Prison. In my ward, there are only Turkish inmates, so I don’t face a language barrier—but the block itself is overcrowded, with people from twenty-five nationalities. Fights break out daily; sometimes even the combatants don’t know why. Almost no one there abstains from drugs, and the unpredictability of those addicts is terrifying. Outside, music blares at full volume—music I despise. All night, they play disgusting TV series at top volume. Fourteen people share a bunk bed designed for two; twenty-six people live there, twelve sleep on the floor, and only eight makeshift mats fit. For months I slept squeezed with eleven others on one eight-person bunk, keeping my tobacco and spoon hidden in my sweater pocket so they wouldn’t be stolen. Meanwhile, my detention was extended by another six months. Fellow inmates returning from court sometimes came back with sentences of 320, 500, or even 25 years.
The thought of serving a long sentence for a crime I didn’t commit grew in my mind like a tumor. One night, when everyone was asleep, I watered the chili and mint seedlings I kept in plastic bottles, then took sixty of the different prison-issued pills and tried to end it all. I woke up at dawn with a desperate need to use the toilet. I was furious to be alive. When I stood up, my head spun and then I woke on a gurney. They washed out my stomach in the prison infirmary, then transferred me to a civilian hospital’s cardiology department. For days I lay under guard; the police hardly intervened, but whenever the psychiatric team arrived, they would storm in and block the interpreters, so I never managed to see a psychiatrist. In the corridors, I heard people speaking Turkish. When I called out, they said in Greek, “We don’t understand Turkish.” They told me, “We’ll do everything to send you back. What will you do when you go home? Why did you come here?” Such words were psychological torture.
I don’t know whether it was the Greek police or some other force. One officer pressured me to sign papers stating I didn’t want a medical exam; I asked for my lawyer. He said, “If you sign, we’ll bring him.” I refused to sign. Finally, when my blood pressure dropped to 90/60, they rushed me out of the hospital. I insisted the doctor hadn’t examined me; they released me anyway. The prison hospital sent me back because the civilian hospital’s psychiatry department hadn’t seen me. The officer who transferred me had a prison-official number. He said he was an interpreter, but at the civilian hospital I waited for hours in a prison transport vehicle, then they took me to a storage-like room where I was examined in broken English and sent back to the prison psychiatric ward.
As I said, on June 11 I will stand trial for a crime I did not commit—and the penalties are severe. Every attempt I’ve made to defend myself or present exculpatory evidence has been rejected. I need your support. I want justice. I want freedom. I am counting on your solidarity.
With respect and my warmest regards,
Barış Erhan
Γεια σας, είμαι ο Barış Erhan. Από τις 27 Ιουλίου 2024 βρίσκομαι σε δίκη στην Ελλάδα, κατηγορούμενος ότι είμαι διακινητής ανθρώπων — και παραμένω υπό κράτηση. Στις 11 Ιουνίου θα εμφανιστώ ενώπιον δικαστηρίου για πρώτη φορά. Πρώτα απ’ όλα, είμαι κομμουνιστής, σοσιαλιστής, Αλεβί, καλλιτέχνης… Έχω πολλές ταυτότητες, αλλά ποτέ δεν ήμουν διακινητής.
Ξεκίνησα την πολιτική μου δράση το 2006, όταν ήμουν ακόμη μαθητής λυκείου. Συνεργάστηκα με τις οργανώσεις Dev-Lis, LÖB, SGDF, ESP και HDP. Για πολλά χρόνια η πολιτική βρισκόταν στο κέντρο της ζωής μου· ίσως να μην πέτυχα ως επαναστάτης και έκανα κάποια λάθη, αργότερα απομακρύνθηκα από την πολιτική. Όμως ο φασισμός δεν με άφησε ποτέ ήσυχο. Βρέθηκα συνεχώς υπό αστυνομική παρακολούθηση και παρενόχληση, συνελήφθην πολλές φορές, υπέστην βασανιστήρια, δικάστηκα — αν και δεν εκτίωσα ποτέ ποινή φυλάκισης. Παρ’ όλα αυτά, εξακολουθώ να έχω σε εκκρεμότητα υποθέσεις εναντίον μου. Ο φασισμός απειλούσε διαρκώς την ελευθερία μου, τα προς το ζην και την κοινωνική μου ζωή. Σε σχεδόν κάθε δουλειά που προσλήφθηκα, είτε με απέλυσαν είτε υπέστην mobbing εξαιτίας της αστυνομικής πίεσης.
Κάποια στιγμή, με σταμάτησαν πράκτορες πληροφοριών, επιχείρησαν να με στρέψουν σε ενημέρωση και να με αναγκάσουν σε ψευδή κατάθεση. Μου πρόσφεραν ακόμα αθώωση των κατηγοριών μου και οικονομική/κοινωνική στήριξη από το κράτος αν συνεργαζόμουν. Αρνήθηκα. Όπως είπατε, αφιέρωσα πολλά χρόνια στην πολιτική· πλήρωσα το τίμημα, έχασα φίλους και δεν ήθελα να προδώσω το μισό της ζωής μου. Όμως δεν είχα πια δύναμη να συνεχίσω τον αγώνα. Αποφάσισα να αφήσω πίσω μου όλες τις αγωνίες και να μεταναστεύσω στην Ευρώπη.
Η διαδρομή μου με οδήγησε στην Ελλάδα. Επικοινώνησα με έναν διακινητή, πλήρωσα, και ένα πρωί με μετέφερε σε μια βάρκα. Είμαστε 67 άνθρωποι σ’ ένα μικρό σκάφος, ο καθένας γεμάτος αγωνίες, με τον καθένα να βγάζει ήχους ναυτίας καθώς τα κύματα μας κουνάνε. Τη βάρκα χειριζόταν ένας νεαρός Σύρος στα είκοσί του· όλοι οι υπόλοιποι στο σκάφος ήταν Σύροι, εκτός από εμένα.
Όταν φτάσαμε στην Ελλάδα, ο καπετάνιος προσάραξε το σκάφος και είπε ότι το Λιμενικό θα μας παραλάβει. Πράγματι, μας μετέφεραν πρώτα σε ένα δικό τους σκάφος και μετά σε ένα μεγαλύτερο πλοίο. Τρέμαμε στο κατάστρωμα ώρες ολόκληρες. Πρώτος με έβγαλαν στην ξηρά· μόλις πάτησα, μου φόρεσαν χειροπέδες. Στο σκάφος οι αστυνομικοί ρώτησαν γιατί ήρθα και από πού είμαι· σκέφτηκα ότι με χώρισαν γιατί ήμουν «ο μόνος κομμουνιστής». Με οδήγησαν σε ένα αστυνομικό τμήμα, στην αυλή του οποίου υπήρχαν δεκάδες μετανάστες ξαπλωμένοι πάνω σε χαρτόνια. Με χειροπέδες με πέταξαν σε ένα κελί στην άκρη της αυλής.
Το κελί μύριζε σαν κοτέτσι. Μικρά έντομα, σαν… τυφλοπόντικες, ήταν παντού. Δύο σιδερένια κρεβάτια χωρίς στρώματα, μόνο μερικές παλιές κουβέρτες και σωροί από σκουπίδια. Άπλωσα μια κουβέρτα και κάθισα. Μετά από λίγο είδα τους άλλους της βάρκας να πηγαίνουν στην τουαλέτα απέναντι. Τελικά είδα και τον καπετάνιο· ρώτησα «Γιατί με κρατούν χώρια;» και μου απάντησαν «Επειδή είσαι Τούρκος». Έμεινα κουλουριασμένος όλη τη νύχτα γεμάτος αγωνίες.
Την επόμενη μέρα με κάλεσαν σε ανάκριση. Μια γυναίκα αστυνόμος μου πέταξε κομμάτια χαρτιού κατάμουτρα φωνάζοντας στα ελληνικά. Ο διερμηνέας μετέφερε ότι ήθελαν να ομολογήσω πως ήμουν ο καπετάνιος. Μερικοί μιλούσαν γι’ αυτό, κι εγώ επέμενα: «Δεν είμαι εγώ ο καπετάνιος. Είμαι κομμουνιστής, έφυγα από την καταπίεση στην Τουρκία. Ήρθα για άσυλο». Εξήγησα όλη τη διαδρομή, έδειξα τον αριθμό του διακινητή, τις συνομιλίες μας στο WhatsApp, την τραπεζική μεταφορά, και ανέφερα τις πολιτικές μου δίκες στην πατρίδα. Μου ζήτησαν να υποδείξω τον καπετάνιο· το έκανα. Όταν με έβγαλαν από το δωμάτιο, πίστεψα πως θα με άφηναν ελεύθερο — αλλά μ’ οδήγησαν σ’ άλλο τμήμα, σε άλλο κελί με την ίδια κοτέτσι-μυρωδιά.
Δεν υπήρχε σαπούνι ή χαρτί υγείας. Ζήτησα από τον φρουρό, μου είπε ότι δεν υπήρχε. Είχα φέρει μια μεγάλη τσάντα και ζήτησα να πάρω τα πράγματά μου· μου απάντησαν «Δεν επιτρέπεται». Ζήτησα ξανά τουαλέτα· πάλι αρνήθηκαν. Φώναξα «Είμαι άνθρωπος, όχι ζώο!» κι εκείνοι μου είπαν «Είσαι Τούρκος και εδώ θ’ αφήσεις τη ζωή σου σαν σκύλος». Έμεινα 24 ημέρες σ’ αυτό το κελί. Με ξανά-ανάκριναν, με πήγαν σε εισαγγελέα, και τους παρουσίασα όλα τα στοιχεία αθωότητάς μου.
Τελικά με μετέφεραν στις φυλακές Κορυδαλλού στην Αθήνα. Μέσω φίλων στην Ελλάδα προσέλαβα δικηγόρο και καταθέσαμε τα ίδια στοιχεία σε αίτηση, ζητώντας έρευνα. Το απέρριψαν, λέγοντας ότι θα πάρει πολύ χρόνο.
Είμαι διπολικός. Έφερα μαζί μου επάρκεια φαρμάκων για έξι μήνες όταν ήρθα στην Ευρώπη. Κατά την είσοδό μου στη φυλακή τα πήραν όλα και είπαν ότι θα μου τα δώσουν μετά από ιατρική εξέταση. Αργότερα όμως μου έδωσαν μόνο δύο κουτιά «Dideral» — ένα φάρμακο που συνταγογραφείται συνήθως μετά από έμφραγμα, για να επιβραδύνει τον καρδιακό ρυθμό και να μειώσει την πίεση. Το χρησιμοποιώ για το άγχος, αλλά δεν ήταν ποτέ αρκετό. Δύο μήνες έγραφα αιτήσεις για ψυχιατρική εξέταση· δεν πήρα καμία απάντηση. Με πίεση του δικηγόρου με κάλεσαν στον γιατρό, ο οποίος ζήτησε ιατρικό πιστοποιητικό από τον ψυχίατρο στην Τουρκία. Ο γιατρός μου το έστειλε, και για λίγο μου παρείχαν φάρμακα — αλλά κάθε μέρα άλλαζαν χρώμα και δοσολογία: πράσινες τη μία, μπλε την άλλη, κίτρινες μετά. Η ψυχολογία μου καταστράφηκε εντελώς. Έγραψα κι άλλες αιτήσεις για ραντεβού με τον γιατρό· όμως πάλι άπνοια απαντήσεων και τελικά αναγκάστηκα να διακόψω τα φάρμακα της φυλακής.
Καταγγέλθηκε στον διευθυντή των φυλακών· με ξανάφωνα στον γιατρό που με ρώτησε γιατί, και του είπα πως οι καθημερινές αλλαγές με βλάπτουν. Απάντησε «Αυτή είναι φυλακή· δεν μπορούμε να εγγυηθούμε τα ίδια φάρμακα καθημερινά». Θυμάμαι ότι του είπα πως είχα φέρει τη δική μου συνταγή και ζήτησα να τα λάβω — απάντησε «Τα παρέχουμε ήδη». Του είπα «Με κοροϊδεύετε; Κάθε δήλωση σας αναιρεί την προηγούμενη». Με έστειλαν στη ψυχιατρική πτέρυγα της φυλακής. Πήγα με παντόφλες και μόνο με τα ρούχα μου, και έμεινα δεκατέσσερις μέρες χωρίς άλλη ιατρική επίσκεψη. Οι φρουροί μοίραζαν χαπάκια ανά διαστήματα και έλεγχαν ότι τα έπαιρνα.
Μετά τις δεκατέσσερις μέρες πήγα σε συνέντευξη για άσυλο σε αυτές τις άθλιες συνθήκες. Στη συνέχεια με γύρισαν πίσω στον Κορυδαλλό. Στο τμήμα μου υπάρχουν μόνο Τούρκοι, οπότε δεν αντιμετώπισα πρόβλημα γλώσσας· όμως το κτίριο ήταν υπερπλήρες, με κρατούμενους από είκοσι πέντε εθνικότητες. Καθημερινά ξεσπούσαν ξυλοδαρμοί· κάποιες φορές ούτε οι ίδιοι οι καβγατζήδες δεν ήξεραν γιατί. Σχεδόν κανείς δεν απέφευγε ναρκωτικά, και η αβεβαιότητα του τι θα κάνει ο καθένας ήταν τρομακτική. Έξω, ηχούσαν μουσικές σε τεράστιο θόρυβο — μουσική που μισώ. Όλη νύχτα έπαιζαν αηδιαστικές τηλεοπτικές σειρές σε μέγιστο ήχο. Δεκατέσσερις άνθρωποι μοιράζονται κρεβάτι για δύο· είμαστε εικοσιέξι κρατούμενοι, δώδεκα κοιμούνται στο πάτωμα, και μόνο οχτώ στρωματάκια χωράνε. Για μήνες κοιμόμουν σφηνωμένος με έντεκα άλλους σε ένα κρεβάτι οχτώ ατόμων, κρύβοντας τον καπνό και το κουτάλι μου στη τσέπη του πουλόβερ για να μην τα κλέψουν. Εν τω μεταξύ, η κράτησή μου παρατάθηκε κατά έξι μήνες. Κάποιοι που γύριζαν από το δικαστήριο επέστρεφαν με ποινές 320, 500 ή ακόμα και 25 ετών.
Η ιδέα ότι μπορεί να εκτίσω μακρά ποινή σε άδικες συνθήκες μεγάλωνε μέσα μου σαν όγκος. Μια νύχτα, όταν όλοι κοιμόντουσαν, πότισα τις πιπεριές και τη μέντα που είχα σε πλαστικά μπουκάλια, και μετά πήρα εξήντα χαπάκια της φυλακής με σκοπό να τερματίσω τη ζωή μου. Ξύπνησα ξημερώματα με απελπιστική ανάγκη για τουαλέτα. Θυμώθηκα που δεν πέθανα. Όταν σηκώθηκα, ζαλίστηκα και άνοιξα τα μάτια μου πάνω σε φορείο. Στο ιατρείο της φυλακής μου έκαναν πλύση στομάχου και μετά με μετέφεραν σε πολιτικό νοσοκομείο. Έμεινα για λίγες μέρες στην καρδιολογική κλινική, υπό επιτήρηση αστυνομικών· αυτοί σχεδόν δεν παρενέβαιναν, αλλά όταν έρχονταν οι ψυχιατρικές ομάδες, έμπαιναν όλοι μαζί και απέκλειαν τους διερμηνείς, με αποτέλεσμα να μη δω ποτέ ψυχίατρο. Στους διαδρόμους άκουγα τουρκικές συνομιλίες. Όταν φώναξα, απάντησαν στα ελληνικά «Δεν καταλαβαίνουμε τουρκικά». Μου έλεγαν «Θα κάνουμε τα πάντα να σε στείλουμε πίσω. Τι θα κάνεις όταν επιστρέψεις; Γιατί ήρθες εδώ;» — ήταν ψυχολογικά βασανιστήρια.
Δεν ξέρω αν ήταν η ελληνική αστυνομία ή κάποια άλλη δύναμη. Ένας αστυνομικός με πίεσε να υπογράψω ότι δεν επιθυμώ εξέταση· ζήτησα το δικηγόρο μου. Μου είπαν «Αν υπογράψεις, θα τον φέρουμε». Αρνήθηκα. Τελικά, όταν η πίεσή μου έπεσε στο 90/60, με έβγαλαν εσπευσμένα από το νοσοκομείο. Επιμείνω ότι ο γιατρός δεν με εξέτασε· με άφησαν να φύγω. Το νοσοκομείο των φυλακών με έστειλε πίσω γιατί η ψυχιατρική του πολιτικού νοσοκομείου δεν με είχε δει. Ο αστυνομικός που με μετέφερε είχε έναν αριθμό κρατουμένων από τις φυλακές. Όταν πήγα στο πολιτικό νοσοκομείο, περίμενα ώρες σε όχημα μεταγωγής, μετά με πήγαν σ’ έναν αποθηκευτικό χώρο, όπου εξετάστηκα με λίγα αγγλικά και με γύρισαν στην ψυχιατρική πτέρυγα των φυλακών.
Όπως είπα, στις 11 Ιουνίου θα δικαστώ για έγκλημα που δεν διέπραξα — και οι ποινές είναι πολύ αυστηρές. Κάθε μου προσπάθεια υπεράσπισης και κάθε τεκμήριο υπέρ της αθωότητάς μου έχει απορριφθεί. Χρειάζομαι τη στήριξή σας. Θέλω δικαιοσύνη. Θέλω ελευθερία. Περιμένω τη συμπαράστασή σας.
Με εκτίμηση και θερμούς χαιρετισμούς,
Barış Erhan
2.546
İmzacılar Ne Diyor?
Kampanya güncellemeleri
Bu kampanyayı paylaş
Kampanya 28 Mayıs 2025 tarihinde başlatıldı