

Ruh Sağlığı Profesyonelleri Katliam Yasasına Hayır Diyor!


Ruh Sağlığı Profesyonelleri Katliam Yasasına Hayır Diyor!
Kampanya metni
Bizler Türkiye’de çalışan ruh sağlığı profesyonelleri olarak, uzun süredir ülkemizde yaşanan temel insan hakkı ihlallerinin hem bireysel hem toplumsal etkilerini kaygıyla izlemekte ve bize dayatılan yaşam koşullarının toplumsal bağlamdaki insanın psikolojik sağlığına ne denli etki ettiğini fark etmekteyiz. Bunlarla beraber son yaşadığımız örnekte insan hakkı ihlallerinden ayrı değerlendiremeyeceğimiz hayvan hakları ihlalleri de benzer pervasız yapının bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. 5199 sayılı Hayvan Hakları Koruma Kanunu’nda aniden bir avuç insan tarafından olması gereken yöntemlerden uzak uygunsuzca yapılan keyfi ve siyasi değişiklikler sonucu zaten ülkemizde hassas bir konu olan sokak hayvanları meselesi iyice kızıştırılmış, köpek katliamlarının önü açılmıştır. Bu çağda insan dışı tüm hayvanların da tıpkı insan gibi bilişsel yapıları olduğu artık su götürmez bir gerçektir. Bu gerçeğin bile aslında yaşam hakkına saygı zorunluluğunun canlıların bilinç düzeyine göre ayırt edilmemesi ilkesini hatırladığımızda bir önemi yokken ve çiftlik hayvanlarının hakları ya da sokak hayvanlarının refahı gibi konular tartışılması gerekirken, bizim hala sokak köpekleri katliamlarının yapılmaması gibi son derece ilkel konularla meşgul oluyor olmamız ise hepimiz adına biraz utanç duyduğumuz bir başka noktadır.
Yasada yıllardır olan maddeler açıktır: Kısırlaştır, aşıla, yerine bırak. İlgili devlet organları yasayı zaten uyguluyor olsaydı şuan siyasi rant uğruna istismar edilen sokak köpekleri tartışmalarına yer olmayacaktı. Yasayı uygulamak bir yana dursun, barınaklardaki durum, liyakatsiz ve şiddete meyilli çalışanların doldurulması ve konuya gerekli önemin verilmemesi sebebiyle içler acısı vaziyettedir ve ölüm kampları olarak adlandırıldığı sıkça dillendirilen bir gerçek halini almıştır. Zaman zaman basında da çıkan hayvan barınaklarındaki sorumlularla ilgili dolandırıcılık haberlerinden de hatırladığımız gibi valilik soruşturma izni vermeden bu kişilerin görevlerine devam etmesine destek olmuştur. Bu da akıllarda hukuki ve ahlaki çerçeveyle ilgili kuşkuları güçlendirmiştir.
Devlet organlarının kendi yerine getirmedikleri görevlerini ve görevlerini kötüye kullanan çalışanların oluşturduğu sistemin sonuçlarının yükü sokak hayvanlarına canı pahasına yüklenmiş, korumakla yükümlü oldukları köpekleri öldürme emri verilmiştir. Bu ne yasal ne de etik bir uygulama olmakla beraber konunun sadece sokak köpekleri olmadığını, doğrudan ve dolaylı olarak pek çok sistemsel çürümeyle de bağlantılı olduğunu hatırlatmaktadır.
İlk olarak, özellikle son on yılda şiddet olaylarının patlak verdiği ve giderek arttığı uzun ve kaotik bir dönemden geçiyoruz. Ev içi şiddet, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, sığınmacı ve mültecilere yönelik şiddet, öteki görülen etnik gruplara yönelik şiddet, çocuğa yönelik şiddet, işçilere yönelik şiddet…Bu listenin gün geçtikçe uzadığını örneklerle görmekteyiz. Burada sadece kayda geçen fiziksel şiddet olaylarını baz alsak bile önümüze korkunç bir tablo ortaya çıkmaktadır. Ve tabi ki hayvanlara yönelik şiddet de bu zincirin bir halkası olarak konumlanmaktadır. Bu bildiride yola çıktığımız konumuz sokak köpekleri üzerinden olduğu için sadece bu doğrultuda gitsek bile izaha sığmayan şiddet görüntüleri ve istatistikleri ortaya çıkmaktadır. Burada açıkça anlaşılması gereken ilk şey, bir alandaki şiddetin asla kopuk bir konseptte değerlendirilemeyeceği ve saldırgan insanın profiline baktığımızda bunun pek çok diğer alanda da kendini ortaya koyacağı yönündedir. Bu artık pek çok çalışmayla doğrulanan tartışmaya kapalı bilimsel ve tutarlı bir veridir. Sonucunda ihmalin yanında istismarın ne denli çok oluyor olması bize toplumda yanlış giden bir şeylerin olduğu ve sadece sokak köpeklerinin değil, her birimizin de fiziksel olarak tehlike altında olduğumuzu göstermektedir. Göz önünde olan kişilerin beyanlarının kitlesel etkileri olabileceği için en çok dikkat edilmesi gereken siyasi beyanatların ne denli hunharca verildiğini görmek, beraberinde şiddet meyilli ve suça yatkın insanlara adeta alan açılmasını sağlamış, zaten uygulanmayan yasalar ve cezasızlık politikası şiddet eylemlerini alevlendirmişken, son yapılan değişiklikler de şiddeti iyice ödüllendirir hale getirmiştir.
İkinci olarak bir grubun haklarını savunmak için onu’’sevici’’ olmaya gerek yoktur. Hayvana şiddete katkı sunmaya karşı durmak için ‘’hayvansever’’ olmaya da gerek yoktur ve böyle adlandırmak doğru değildir. Nasıl ki çocuk haklarını korumak yükümlüğünün farkında olmak için çocuğun kendisi olmaya ya da özellikle ‘’çocuk sever’’ olarak adlandırılmaya gerek yoksa, bu bağlamda da bir grubun hakkını korumak için onu kendisi olmaya ya da ona özellikle sevgi duymaya gerek yoktur. Bu konseptte hayvan hakkı savunucu olmak yeterlidir. Bugün korumak zorunda bırakıldığınız bu haklar kendi haklarımızdan ayrı olarak düşünülemez. Konu hak ihlali ve vahşi sonuçları ile ilgilidir. Bizler biliyoruz ki bir toplumda birbirinin hakkını görmeyen ve gözetmeyen bireyler, kendi hakları için de benzer kayıplara uğrayabilmektedir. Birey için güvenlik, istikrar ve adalet gibi kavramlar kendi psikolojik iyilik hali bakımından oldukça önemlidir. Üzülerek şahit oluyoruz ki uzun süredir bunlardan hiçbiri hissedebildiğimiz şeyler değildir.
Yine benzer şekilde, neden bu konu hepimizi ayrı ayrı ilgilendiriyor diye tekrar düşünürsek, etrafımızda olan biten konularda tarafsız olmak mümkün değildir. Pasif kalmak pasif olarak bir taraf tutmaktır. Ahlaki veya etik açıdan yapılan büyük yanlışlara sessiz kalmak, tarafsız olmak değil, doğuracağı kötülüğe ve sonuçlarına katkıdır. Bu anlamda bireysel sorumluluklarımızı fark ediyor ve yerine getiriyor olmak da aynı ölçüde önemlidir.
Pek çok örnekte gördüğümüz iş bilmez ve beceriksiz uygulamalar, artık her yerde rahatlıkla görür hale geldiğimiz liyakatsiz yöneticiler ve karar alma mekanizmalarının her bir parçası, aynı zamanda mevcut düzende kendimizi bireysel olarak sıyırma çabamız bize dezavantajlı gruplara yönelik şiddetteki bu dramatik artışların nedenleri açıkça göstermektedir. Görüyoruz ki cehaletin yarattığı negatif etkiyi yine en çok bilinçli ve sorgulayan insan yaşamaktadır. Bu anlamda psikolojik destek taleplerindeki artışın ve sahadan üzücü bilgilerin geliyor olması yine konunun vehametinin farkında olan ruh sağlığı çalışanları için hem bireysel hem mesleki zorlanmalara sebep olmaktadır. Ortaya çıkan öfkenin büyüklüğü bir yandan umut vadederken bir yandan zorlayıcı olabilmektedir. Umut vadeder çünkü burada ortaya çıkan öfke bir ihlal karşısında verilmiş birincil duygusal tepkilerden biridir ve korku ikliminin hakim olduğu bir düzende oldukça sağlıklı bir anlamı vardır. Zorlayıcı olabilmektedir çünkü ucu bucağı görülmeyen bir şiddet sarmalında harekete geçirici güç olan bu öfkenin görülmüyor ve tanınmıyor olması ve üstüne bir de cezalandırıcı bir tavrın gösterilmesi çaresizlik duygusunu artırmaktadır. Bu çerçevede bizler de hem söz hakkımızı kullanmayı bir zorunluluk bilir, hem de sahadaki gönüllülerin zorlandıkları travmatik durumlarla baş etmeleri için gönüllü destek grupları oluşturacağımızı ve en azından mesleki bilgimizi bu şekilde sunabileceğimizin bilgisini paylaşmak isteriz.
Kendi uygulamalarımızda çoğunlukla fark ettiğimiz bir diğer gerçek de, şiddet failinden çok buna doğrudan ya da dolaylı maruz kalanların eğer maddi imkanı varsa destek için başvurduklarıdır. Maddi imkanı bulunmayanlar ise bu hizmetlerle ulaşmakta zorlanmaktadır çünkü aslında en temel hak olan sağlık hakkı basamağında değerlendirilebilecek psikolojik sağlık hizmetleri devlet politikaları tarafından maalesef hala ulaşılabilir hale getirilememiştir. Bir diğer önemli husus da, önleyici sağlığın bir parçası olarak görebileceğimiz belki de şiddeti destekleyen ve bu yasanın değişmesinde katkı sunan her bir birey için de psikolojik hizmetin sunulabileceğidir. Sağlıklı bir zihin, olgunlaşmış bir kişilik ve empati yeteneği gibi özelliklere en çok ihtiyacı olan meslek alanlarından biri de politikadır. Burada ortaya çıkan patolojik güç istenci ve gerekli eğitsel donanımdan yoksun olan kişilerin, birey insan olmadan sürü insanı olmanın yarattığı korkunç sonuçları milyonların sağlığını etkilemektedir. Bu anlamda karar vericiler için düzenli psikolojik değerlendirmeler yapılması gereklidir ve ortaya çıkabilen ihtiyaç durumlarında ruh sağlığı çalışanlarının iş birliğine dahil edilmelidir. Psikolojik danışmanlık ve psikoterapileri kişinin kendi değişim isteği ve gönüllüğü ölçüsünde başarılı şekilde gerçekleştirebileceğimizi biliyoruz, bu sebeple zaten yıkıcı ve iş birliğine karşı olan bu kişilerin tutumunun yine reddedici olacağı varsayılırsa, en azından bir takım psikolojik değerlendirmelerden geçirilmesinin zorunlu olması gerektiğini savunmaktayız.
Bizler bu bildiriyi imzalayan ruh sağlığı çalışanları olarak, kişisel olanın toplumsal olandan ayrı olmadığının ve kişisel olanın politik olan olduğunun bilincinde olan kişileriz. Hem mesleğimizin etik kodları gereği hem kişisel ahlaki yükümlülüklerimiz gereği uyarıyoruz: Yasayı hemen geri çek! Toplumdaki yozlaşmayı durdurmaya bu yasayı geri çekerek başla!

3.031
Kampanya metni
Bizler Türkiye’de çalışan ruh sağlığı profesyonelleri olarak, uzun süredir ülkemizde yaşanan temel insan hakkı ihlallerinin hem bireysel hem toplumsal etkilerini kaygıyla izlemekte ve bize dayatılan yaşam koşullarının toplumsal bağlamdaki insanın psikolojik sağlığına ne denli etki ettiğini fark etmekteyiz. Bunlarla beraber son yaşadığımız örnekte insan hakkı ihlallerinden ayrı değerlendiremeyeceğimiz hayvan hakları ihlalleri de benzer pervasız yapının bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. 5199 sayılı Hayvan Hakları Koruma Kanunu’nda aniden bir avuç insan tarafından olması gereken yöntemlerden uzak uygunsuzca yapılan keyfi ve siyasi değişiklikler sonucu zaten ülkemizde hassas bir konu olan sokak hayvanları meselesi iyice kızıştırılmış, köpek katliamlarının önü açılmıştır. Bu çağda insan dışı tüm hayvanların da tıpkı insan gibi bilişsel yapıları olduğu artık su götürmez bir gerçektir. Bu gerçeğin bile aslında yaşam hakkına saygı zorunluluğunun canlıların bilinç düzeyine göre ayırt edilmemesi ilkesini hatırladığımızda bir önemi yokken ve çiftlik hayvanlarının hakları ya da sokak hayvanlarının refahı gibi konular tartışılması gerekirken, bizim hala sokak köpekleri katliamlarının yapılmaması gibi son derece ilkel konularla meşgul oluyor olmamız ise hepimiz adına biraz utanç duyduğumuz bir başka noktadır.
Yasada yıllardır olan maddeler açıktır: Kısırlaştır, aşıla, yerine bırak. İlgili devlet organları yasayı zaten uyguluyor olsaydı şuan siyasi rant uğruna istismar edilen sokak köpekleri tartışmalarına yer olmayacaktı. Yasayı uygulamak bir yana dursun, barınaklardaki durum, liyakatsiz ve şiddete meyilli çalışanların doldurulması ve konuya gerekli önemin verilmemesi sebebiyle içler acısı vaziyettedir ve ölüm kampları olarak adlandırıldığı sıkça dillendirilen bir gerçek halini almıştır. Zaman zaman basında da çıkan hayvan barınaklarındaki sorumlularla ilgili dolandırıcılık haberlerinden de hatırladığımız gibi valilik soruşturma izni vermeden bu kişilerin görevlerine devam etmesine destek olmuştur. Bu da akıllarda hukuki ve ahlaki çerçeveyle ilgili kuşkuları güçlendirmiştir.
Devlet organlarının kendi yerine getirmedikleri görevlerini ve görevlerini kötüye kullanan çalışanların oluşturduğu sistemin sonuçlarının yükü sokak hayvanlarına canı pahasına yüklenmiş, korumakla yükümlü oldukları köpekleri öldürme emri verilmiştir. Bu ne yasal ne de etik bir uygulama olmakla beraber konunun sadece sokak köpekleri olmadığını, doğrudan ve dolaylı olarak pek çok sistemsel çürümeyle de bağlantılı olduğunu hatırlatmaktadır.
İlk olarak, özellikle son on yılda şiddet olaylarının patlak verdiği ve giderek arttığı uzun ve kaotik bir dönemden geçiyoruz. Ev içi şiddet, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, sığınmacı ve mültecilere yönelik şiddet, öteki görülen etnik gruplara yönelik şiddet, çocuğa yönelik şiddet, işçilere yönelik şiddet…Bu listenin gün geçtikçe uzadığını örneklerle görmekteyiz. Burada sadece kayda geçen fiziksel şiddet olaylarını baz alsak bile önümüze korkunç bir tablo ortaya çıkmaktadır. Ve tabi ki hayvanlara yönelik şiddet de bu zincirin bir halkası olarak konumlanmaktadır. Bu bildiride yola çıktığımız konumuz sokak köpekleri üzerinden olduğu için sadece bu doğrultuda gitsek bile izaha sığmayan şiddet görüntüleri ve istatistikleri ortaya çıkmaktadır. Burada açıkça anlaşılması gereken ilk şey, bir alandaki şiddetin asla kopuk bir konseptte değerlendirilemeyeceği ve saldırgan insanın profiline baktığımızda bunun pek çok diğer alanda da kendini ortaya koyacağı yönündedir. Bu artık pek çok çalışmayla doğrulanan tartışmaya kapalı bilimsel ve tutarlı bir veridir. Sonucunda ihmalin yanında istismarın ne denli çok oluyor olması bize toplumda yanlış giden bir şeylerin olduğu ve sadece sokak köpeklerinin değil, her birimizin de fiziksel olarak tehlike altında olduğumuzu göstermektedir. Göz önünde olan kişilerin beyanlarının kitlesel etkileri olabileceği için en çok dikkat edilmesi gereken siyasi beyanatların ne denli hunharca verildiğini görmek, beraberinde şiddet meyilli ve suça yatkın insanlara adeta alan açılmasını sağlamış, zaten uygulanmayan yasalar ve cezasızlık politikası şiddet eylemlerini alevlendirmişken, son yapılan değişiklikler de şiddeti iyice ödüllendirir hale getirmiştir.
İkinci olarak bir grubun haklarını savunmak için onu’’sevici’’ olmaya gerek yoktur. Hayvana şiddete katkı sunmaya karşı durmak için ‘’hayvansever’’ olmaya da gerek yoktur ve böyle adlandırmak doğru değildir. Nasıl ki çocuk haklarını korumak yükümlüğünün farkında olmak için çocuğun kendisi olmaya ya da özellikle ‘’çocuk sever’’ olarak adlandırılmaya gerek yoksa, bu bağlamda da bir grubun hakkını korumak için onu kendisi olmaya ya da ona özellikle sevgi duymaya gerek yoktur. Bu konseptte hayvan hakkı savunucu olmak yeterlidir. Bugün korumak zorunda bırakıldığınız bu haklar kendi haklarımızdan ayrı olarak düşünülemez. Konu hak ihlali ve vahşi sonuçları ile ilgilidir. Bizler biliyoruz ki bir toplumda birbirinin hakkını görmeyen ve gözetmeyen bireyler, kendi hakları için de benzer kayıplara uğrayabilmektedir. Birey için güvenlik, istikrar ve adalet gibi kavramlar kendi psikolojik iyilik hali bakımından oldukça önemlidir. Üzülerek şahit oluyoruz ki uzun süredir bunlardan hiçbiri hissedebildiğimiz şeyler değildir.
Yine benzer şekilde, neden bu konu hepimizi ayrı ayrı ilgilendiriyor diye tekrar düşünürsek, etrafımızda olan biten konularda tarafsız olmak mümkün değildir. Pasif kalmak pasif olarak bir taraf tutmaktır. Ahlaki veya etik açıdan yapılan büyük yanlışlara sessiz kalmak, tarafsız olmak değil, doğuracağı kötülüğe ve sonuçlarına katkıdır. Bu anlamda bireysel sorumluluklarımızı fark ediyor ve yerine getiriyor olmak da aynı ölçüde önemlidir.
Pek çok örnekte gördüğümüz iş bilmez ve beceriksiz uygulamalar, artık her yerde rahatlıkla görür hale geldiğimiz liyakatsiz yöneticiler ve karar alma mekanizmalarının her bir parçası, aynı zamanda mevcut düzende kendimizi bireysel olarak sıyırma çabamız bize dezavantajlı gruplara yönelik şiddetteki bu dramatik artışların nedenleri açıkça göstermektedir. Görüyoruz ki cehaletin yarattığı negatif etkiyi yine en çok bilinçli ve sorgulayan insan yaşamaktadır. Bu anlamda psikolojik destek taleplerindeki artışın ve sahadan üzücü bilgilerin geliyor olması yine konunun vehametinin farkında olan ruh sağlığı çalışanları için hem bireysel hem mesleki zorlanmalara sebep olmaktadır. Ortaya çıkan öfkenin büyüklüğü bir yandan umut vadederken bir yandan zorlayıcı olabilmektedir. Umut vadeder çünkü burada ortaya çıkan öfke bir ihlal karşısında verilmiş birincil duygusal tepkilerden biridir ve korku ikliminin hakim olduğu bir düzende oldukça sağlıklı bir anlamı vardır. Zorlayıcı olabilmektedir çünkü ucu bucağı görülmeyen bir şiddet sarmalında harekete geçirici güç olan bu öfkenin görülmüyor ve tanınmıyor olması ve üstüne bir de cezalandırıcı bir tavrın gösterilmesi çaresizlik duygusunu artırmaktadır. Bu çerçevede bizler de hem söz hakkımızı kullanmayı bir zorunluluk bilir, hem de sahadaki gönüllülerin zorlandıkları travmatik durumlarla baş etmeleri için gönüllü destek grupları oluşturacağımızı ve en azından mesleki bilgimizi bu şekilde sunabileceğimizin bilgisini paylaşmak isteriz.
Kendi uygulamalarımızda çoğunlukla fark ettiğimiz bir diğer gerçek de, şiddet failinden çok buna doğrudan ya da dolaylı maruz kalanların eğer maddi imkanı varsa destek için başvurduklarıdır. Maddi imkanı bulunmayanlar ise bu hizmetlerle ulaşmakta zorlanmaktadır çünkü aslında en temel hak olan sağlık hakkı basamağında değerlendirilebilecek psikolojik sağlık hizmetleri devlet politikaları tarafından maalesef hala ulaşılabilir hale getirilememiştir. Bir diğer önemli husus da, önleyici sağlığın bir parçası olarak görebileceğimiz belki de şiddeti destekleyen ve bu yasanın değişmesinde katkı sunan her bir birey için de psikolojik hizmetin sunulabileceğidir. Sağlıklı bir zihin, olgunlaşmış bir kişilik ve empati yeteneği gibi özelliklere en çok ihtiyacı olan meslek alanlarından biri de politikadır. Burada ortaya çıkan patolojik güç istenci ve gerekli eğitsel donanımdan yoksun olan kişilerin, birey insan olmadan sürü insanı olmanın yarattığı korkunç sonuçları milyonların sağlığını etkilemektedir. Bu anlamda karar vericiler için düzenli psikolojik değerlendirmeler yapılması gereklidir ve ortaya çıkabilen ihtiyaç durumlarında ruh sağlığı çalışanlarının iş birliğine dahil edilmelidir. Psikolojik danışmanlık ve psikoterapileri kişinin kendi değişim isteği ve gönüllüğü ölçüsünde başarılı şekilde gerçekleştirebileceğimizi biliyoruz, bu sebeple zaten yıkıcı ve iş birliğine karşı olan bu kişilerin tutumunun yine reddedici olacağı varsayılırsa, en azından bir takım psikolojik değerlendirmelerden geçirilmesinin zorunlu olması gerektiğini savunmaktayız.
Bizler bu bildiriyi imzalayan ruh sağlığı çalışanları olarak, kişisel olanın toplumsal olandan ayrı olmadığının ve kişisel olanın politik olan olduğunun bilincinde olan kişileriz. Hem mesleğimizin etik kodları gereği hem kişisel ahlaki yükümlülüklerimiz gereği uyarıyoruz: Yasayı hemen geri çek! Toplumdaki yozlaşmayı durdurmaya bu yasayı geri çekerek başla!

3.031
Kampanya Güncellemeleri
Bu kampanyayı paylaş
Kampanya 18 Ağustos 2024 tarihinde başlatıldı